Güncel Yazılar

UNUTULMAK

...Ta ki bir gün, hayatının belki de en masum sorusunu sorana kadar. “Ben de ölecek miyim?” Anne ya da babanın vereceği kısa bir “Evet.” cevabı, ...

UNUTULMAK
UNUTULMAK
Ahmet Haşim Güler
İnsan dünyaya yaşamayı bilmeden gelir; ama öleceğini de bilmeden büyür. Çocukluğun en büyük ayrıcalığı belki de budur. Ölüm, o yaşlarda yalnızca başkalarının başına gelen uzak bir kelimedir; bahçede artık ötmeyen bir serçenin, sokağın köşesinde bir daha görünmeyen yaşlı bir köpeğin ya da mahallenin yıllardır selam verdiği ihtiyarın sessizce ortadan kaybolmasının adıdır. Çocuk bütün bunları görür, fakat kendisini o hikâyenin içine yerleştirmez. Ölüm hep başkalarının başına gelir; kendisininki ise hiç yazılmayacak bir hikâye gibi görünür.
Ta ki bir gün, hayatının belki de en masum sorusunu sorana kadar.
“Ben de ölecek miyim?”
Anne ya da babanın vereceği kısa bir “Evet.” cevabı, dışarıdan bakıldığında yalnızca iki hecedir. Oysa o iki hece, bir çocuğun sonsuz sandığı dünyanın ilk kez çatlamasıdır. Fakat asıl sessizlik bundan sonra başlar. Çocuk birkaç saniye durur, gözlerini anne ve babasının yüzüne çevirir ve ikinci soruyu sorar:
“Peki siz de mi?”
İşte insanın çocukluğu, belki de tam o cümlede biraz eksilir.
Çünkü o ana kadar anne ve babasını gökyüzü kadar değişmez, ev kadar sağlam, güneş kadar kalıcı sanmıştır. Dünyada her şey değişse bile onların hep aynı yerde duracağına inanmıştır. İlk kez onların da bir gün olmayacağını öğrendiğinde yalnızca ölümü değil, faniliği tanır. Güven dediğimiz görünmez duvarın ilk taşı sessizce yerinden oynar.
Belki o gece ilk kez gözlerini tavana dikerek uzun süre uyuyamaz. Sabah uyandığında hâlâ yaşıyor olmanın neden içini rahatlattığını kendisi de anlayamaz. Birkaç gün boyunca anne ve babasına daha dikkatli bakar; seslerini, yürüyüşlerini, gülüşlerini farkında olmadan hafızasına kaydetmeye çalışır. Çünkü artık onları yalnızca anne ve baba olarak değil, bir gün kaybedebileceği insanlar olarak görmeye başlamıştır. Çocukluk bazen yıllarla değil, tek bir cevapla biter. Belki de insan, bütün ömrünü o gün açılan görünmez boşluğu doldurmaya çalışarak geçirir.
Peki insan ölümü gerçekten öğrenmeli midir?
Belki öğrenmemeliydi. Belki öleceğini hiç bilmeyen bir insan daha huzurlu yaşardı. Yarını sonsuz bir hak gibi görür, sevgisini ertelemekten çekinmez, hayallerini başka baharlara bırakırken zamanın tükenebileceğini hiç düşünmezdi. Fakat o zaman hayatın değeri de bugünkü kadar büyük olur muydu? Son kez sarılıyor olabileceğimizi bilmeseydik, bir sarılmanın sıcaklığını aynı derinlikle hissedebilir miydik?
Belki de ölüm, hayatın karşıtı değil; ona anlam kazandıran sessiz sınırdır. Sonsuz bir ömrün içinde hiçbir günün ayrıcalığı olmazdı. Günleri kıymetli yapan, onların sayılı oluşudur.
Yine de insanın yaratılışı, ölümü her an düşünerek yaşamaya uygun değildir. Ölümü sürekli omzunda hisseden biri hayatın sevincini taşıyamaz; onu bütünüyle unutan biri ise dünyanın geçici nimetlerini kalıcı sanarak hırsın ve kibrin içinde kaybolur. İnsan, belki de bu iki uç arasında yaşamak üzere yaratılmıştır. Ölümü inkâr etmeyecek kadar bilinçli, onun gölgesinde ezilmeyecek kadar da hayata bağlı… Bazen unutarak yaşayacak, bazen hatırlayarak kendine dönecektir. Hayat dediğimiz şey, belki de bu unutuş ile hatırlayış arasındaki ince dengeden ibarettir.
Belki ölümün varlığı yalnızca hayatı kıymetli kılmak için değil, insanın taşkınlığını sınırlamak için de gereklidir. Ölüm olmasaydı insan ne kadar acımasız olurdu, bunu düşünmek bile ürkütücüdür; çünkü öleceğini bildiği halde doymayan, sahip olduğu güçle yetinmeyen, başkasının hakkını çiğnemekten çekinmeyen, dünyayı kendisine verilmiş sonsuz bir mülk gibi gören insanlarla doludur tarih. Oysa ölüm, özellikle gücü elinde tutan zalimin önünde görünmez bir set, hırsın karşısında aşılması mümkün olmayan son bir sınır olmalıydı. Bir gün makamını, servetini, hükmettiği insanları, biriktirdiği her şeyi bırakıp gideceğini bilmek insanı daha adil, daha ölçülü ve daha merhametli kılmalıydı. Fakat bazı insanlar ölümü yalnızca başkalarının başına gelen bir son gibi yaşar; sanki kendilerine sıra hiç gelmeyecekmiş gibi daha fazlasını ister, daha fazlasına hükmetmeye çalışır ve hiçbir noktada “yeter” demezler. Belki zalimin en büyük yanılgısı da budur: Ölümü bilmediği için değil, kendisi için unutabildiği için zalimleşir. İnsan ölümün varlığını gerçekten her an hatırlayarak yaşayabilseydi, belki dünya bugünkünden çok daha az acımasız bir yer olurdu.
Eski fotoğraflara bakarken bazen yalnızca yüzleri değil, zamanı da görürüz. Bir zamanlar aynı sofrada oturan insanların çoğu artık hayatta değildir; kahkahalar susmuş, sesler çekilmiş, odalar değişmiştir. Fakat küçük bir fotoğraf karesi, yılların silemediği bir anı bugüne taşımaya devam eder. Belki hafızaya bu kadar tutunmamızın sebebi de budur. Hafıza, ölümün tamamen kazanmasına razı olmaz.
İşte tam burada insanın çoğu zaman fark etmediği daha derin bir soru belirir.
Acaba gerçekten ölümden mi korkuyoruz?
Yoksa ölümün ardından gelecek unutuluştan mı?
Belki de bizi ürküten şey, nefesimizin duracak olması değil; adımızın bir gün son kez söylenecek olmasıdır. Bu yüzden mezar taşlarına isimler yazılır. Bu yüzden insanlar çocuklarına kendi adlarını verir. Bu yüzden eski mektuplar atılamaz, aile albümleri saklanır, şehirler anıtlar diker, milletler kahramanlarını nesilden nesile anlatır. Bütün bunların altında aynı sessiz itiraz yatar:
“Ben yaşadım. Beni tamamen unutmayın.”
Belki de ölüm korkusunun gerçek adı budur.
İnsan yalnızca ölmekten değil, hiç yaşamamış gibi silinmekten korkar.
İşte sanat tam da burada başlar.
Bir şair neden ömrünü tek bir mısranın peşinde tüketir? Bir romancı neden yıllarını yalnızca birkaç yüz sayfaya sığdırmaya çalışır? Bir ressam neden bir tuvalin karşısında sessizce yaşlanmayı göze alır?
Belki de hiçbir sanatçı yalnızca eser üretmez. Her şiirin, her romanın, her tablonun içinde zamana bırakılmış sessiz bir mektup vardır. Yazarı o mektubun hangi elde açılacağını, hangi çağda okunacağını, hangi kalbe dokunacağını bilmez. Yalnızca bir umut taşır: Hiç tanımadığı bir insan, yıllar sonra satırlarının arasında kendisini bulsun.
Belki de hiçbir romancı yalnızca roman yazmaz. Her romanın içinde, yazarı farkında olsun ya da olmasın, zamana karşı açılmış sessiz bir dava vardır. İnsan bedeniyle öleceğini kabul eder; fakat kelimelerinin kendisinden daha uzun yaşayabileceğine inanmak ister. Yazmak bazen anlatmak değildir; bazen silinmeye razı olmamaktır.
İnsanlık, mağara duvarlarına ilk resmi çizdiği günden beri aslında aynı cümleyi farklı yollarla söylemektedir:
“Ben buradaydım.”
Taşlar değişmiş, papirüsler gelmiş, kitaplar yazılmış, romanlar basılmış; fakat insanın arzusu hiç değişmemiştir: Ardında yalnızca bir isim değil, bir anlam bırakmak.
Bazen düşünürüm; eğer insan ölümsüz olsaydı yine sanat yapar mıydı? Bir romanı bitirmek için yıllarını verir miydi? Bir şiirin tek kelimesi üzerinde günlerce düşünür müydü? Belki de hayır. Çünkü acelemiz olmazdı. Hatırlanma ihtiyacı duymazdık. Geride bir iz bırakma arzusu hissetmezdik. Belki sanatın en görünmez kaynağı, insanın ömrünün sınırlı olduğunu bilmesidir. Ölüm, yalnızca hayatı değil; sanatı da doğuran sessiz güçlerden biridir.
Yine de sanat insana gerçek anlamda ölümsüzlük vermez. Shakespeare de öldü, Yunus Emre de, Tanpınar da, Dostoyevski de... Hiçbiri bedenini ölümden kurtaramadı. Fakat onların cümleleri, kendilerinden yüzyıllar sonra doğan insanların zihninde yeniden nefes almaya devam ediyor. Demek ki ölümsüzlük, bedenin yaşamaya devam etmesi değildir. Asıl ölümsüzlük, insanın düşüncesinin kendi ömrünü aşabilmesidir; hiç tanımadığı bir insanın, yıllar sonra onun cümlesinde kendisini bulabilmesidir.
Belki de insanı yaşatan eser değildir; eseri her çağda yeniden hayata döndüren okurdur. Bir kitap raflarda beklediği için değil, her yeni okurun zihninde yeniden doğduğu için yaşar. Yazarın gerçek ömrü de kalbinin attığı yıllarla değil, cümlelerinin dokunmaya devam ettiği zamanla ölçülür.
Belki de ölüm, hayatın son cümlesidir; fakat insan o son cümleyi değiştiremez. Değiştirebileceği tek şey, ondan önce yazdığı sayfalardır. Çünkü sonunda hepimiz öleceğiz. Fakat hepimiz aynı ölçüde unutulmayacağız. İnsan bedeniyle toprağa döner; ama söylediği doğru bir söz, yaptığı içten bir iyilik, yazdığı bir kitap ya da bir başka eser ile insanın hayatına bıraktığı derin iz, bazen onun ömründen çok daha uzun yaşayabilir.
Belki de insanın ulaşabileceği tek ölümsüzlük, bedenini zamana emanet edip sesini geleceğe bırakabilmektir. Çünkü ölüm, insanı hayattan alabilir; fakat gerçekten yaşamış bir insanı başkalarının hafızasından kolay kolay silemez.
Ve belki de bütün hikâye tek bir cümlede saklıdır:
İnsan, öleceğini öğrendiği gün çocukluğunu kaybeder; unutulabileceğini anladığı gün ise ardında bir iz bırakmaya başlar.

Yorumlar

4
Nagehan imer

Çok güzel bir yazı olmuş..kaleminize sağlık...

Sözlerin Lady'si

Kaleminize sağlık hocam; çocuk algısının o derinliğini ve insanın ilk farkındalık anını muazzam özetlemişsiniz.

Zahide Özbebek

6 Şubat depreminde enkaz altında aynı durumu yaşamıştım anne biz ölecek miyiz sorusuna bilmiyorum cevabını vermiştim minik oğluma beni o günlere fotudur. Kaleminize sağlık hocam

Tuğba Kaynak

Peki geride bizden ne kalacak? Soğuk bir mezar taşındaki ismimiz mi? Bence hayır çünkü ölümsüzlük diye bir şey var. Ahmet Haşim beyin bu harikulade yazısında bunun cevabını bulabiliyoruz. Kaleminiz sonsuz olsun…

Yorum Bırak

Düşünceni paylaş

Yorumlar yayınlanmadan önce onaylanır.