CEHALETİN KONFORU
...cahil, bilmeyen kişi değildir; bildiğine mutlak inanan ve onu sorgulamayı reddeden kişidir...
CEHALETİN KONFORU
Ahmet Haşim Güler
Dünyayı en çok cahiller değil, bildiğini mutlak doğru sanan insanlar değiştirmiştir. Çünkü cehalet, sanıldığı gibi bilgi eksikliği değildir; hakikatin artık aranmaması hâlidir. İnsan, bilmediği için değil, artık öğrenmeye ihtiyacı olmadığına inandığı için cehalete teslim olur.
Bu yüzden cahil, bilmeyen kişi değildir; bildiğine mutlak inanan ve onu sorgulamayı reddeden kişidir. Bilmemek aşılabilecek bir eksikliktir. Merak eden, soru soran ve öğrenmeye açık olan biri, bugün bilmediğini yarın öğrenebilir. Fakat bildiğini hakikatin kendisi sanan insan için öğrenmenin kapısı çoktan kapanmıştır. O artık gerçeği aramaz; yalnızca elindeki gerçeği korumaya çalışır. Yeni bilgilerle karşılaştığında onları anlamaya değil, etkisiz hâle getirmeye uğraşır. Çünkü amacı hakikate ulaşmak değil, haklı kalmaktır.
İşte cehaletin en belirgin özelliği de burada ortaya çıkar: Muhafaza etmek. Burada sözünü ettiğim muhafazakârlık, dinî ya da siyasî bir kimlik değildir. Asıl muhafazakârlık, insanın kendi doğrularını sorgulanamaz ilan etmesidir. İnançlarını, ideolojisini, yaşam tarzını, dünya görüşünü, alışkanlıklarını ya da önyargılarını aklın ve bilimin önüne koymasıdır. Çünkü insan yalnızca geleneklerini değil, modernliğini de muhafaza edebilir. Kendisini çağdaş, ilerici ya da özgürlükçü olarak tanımlayan biri de, fikirlerini eleştiriye kapattığı anda aynı zihinsel muhafazakârlığın içine düşer.
"Muhafazakâr" kelimesi, köken olarak "muhafaza eden" anlamına gelir. Aslında hepimiz bir şeyleri muhafaza ederiz. Kimimiz dinini, kimimiz milliyetçiliğini, kimimiz ideolojisini, kimimiz yaşam biçimini, kimimiz yıllardır doğruluğuna inandığı fikirleri... Sorun, bir değeri korumakta değildir. Sorun, onu hakikatin yerine koymakta ve eleştiriden muaf tutmaktadır.
Değerler elbette önemlidir. İnançlar, ilkeler ve kutsallar insanın hayatını anlamlandırır. Fakat hiçbir düşünce, hiçbir inanç, hiçbir ideoloji ve hiçbir yaşam tarzı aklın ve eleştirinin tamamen dışında kalamaz. Tartışılamayan her düşünce zamanla bilgi olmaktan çıkar, dogmaya dönüşür. Dogmalar düşünceyi korumaz; onu hareketsiz bırakır. Düşüncenin durduğu yerde ise cehalet sessizce kök salmaya başlar.
Cehalet, insanın zihnine ördüğü görünmez duvarlardır. O duvarların ardında insan kendini güvende hisseder; dışarıdaki her yeni fikir ise tehdit gibi görünmeye başlar. Bunun temelinde yalnızca inat yoktur; insan psikolojisi vardır. Zihin belirsizlikten hoşlanmaz. Kesin cevaplar, cevapsız sorulardan daha huzurludur. Şüphe ise rahatsız eder. Çünkü şüphe, yıllardır doğru bildiklerimizin yanlış olabileceğini kabul etmeyi gerektirir. Bu da yalnızca düşüncelerimizi değil, benliğimizi de sarsar.
Belki de cehaletin insana güven vermesinin nedeni budur. Cahil insanın kendinden bu kadar emin görünmesinin sebebi bilgisinin sağlamlığı değil, zihnini şüpheye kapatmış olmasıdır. O, hakikati bulduğu için değil, artık aramayı bıraktığı için rahattır. Cehalet insana sahte bir özgüven verir. Dünyayı çözdüğüne inanan biri için öğrenilecek yeni bir şey kalmamıştır.
Oysa bilgi tam tersini yapar. İnsan öğrendikçe daha çok emin olmaz; bilmediklerinin büyüklüğünü fark eder. Bu yüzden gerçek anlamda bilgili insanlar daha temkinli konuşur, daha fazla dinler ve daha çok soru sorarlar. Bilgelik, kesinlik üretmez; tevazu üretir. Cehalet ise en yüksek sesle konuşur. Çünkü kendinden şüphe etmeyen tek zihin, sorgulamayı çoktan terk etmiş olandır.
Peki insanlar neden cehalete tutunur? Çünkü hakikati aramak yorucudur. Düşünmek emek ister. Kendi fikirlerini yeniden gözden geçirmek cesaret ister. Yanıldığını kabul etmek ise insanın egosuna ağır gelir. Hazır cevaplar, karmaşık sorulardan daha caziptir. İnsan zihni çoğu zaman gerçeği değil, huzuru arar. Cehalet de ona tam olarak bunu vaat eder: Sorgulamadan yaşamanın konforunu.
Tarih boyunca yeni fikirlerin önündeki en büyük engel bilgisizlik olmadı. Yerleşmiş doğrulara itiraz eden her düşünce önce cehaletin duvarına çarptı. Çünkü cehalet, yeni bilgiyi yanlış olduğu için değil, eski düzeni bozduğu için reddeder. Hakikatin önüne çoğu zaman yalanlar değil, sorgulanamaz ilan edilmiş doğrular çıkar.
Bir insan ibadetini yaparak kendi dünyasını koruyabilir, bir başkası her akşam viskisini içerek yaşam tarzını savunabilir. Biri milliyetçiliğini, diğeri ideolojisini kimliğinin merkezine yerleştirebilir. Bunların hiçbiri tek başına cehaletin göstergesi değildir. Cehalet, bunlardan herhangi biri, "Artık beni sorgulayamazsın." dediği anda başlar. Çünkü değişmeyi reddeden her düşünce, hangi renge boyanmış olursa olsun, aynı zihinsel durağanlığın ürünüdür.
Toplumların ilerlemesini engelleyen de budur. Üniversiteler çoğalabilir, teknoloji gelişebilir, bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaşabilir. Fakat insanlar kendi doğrularını sorgulama cesaretini kaybettiğinde bütün bu ilerleme yalnızca teknik bir gelişmeden ibaret kalır. Diploma insanı meslek sahibi yapabilir; ama onu hakikate açık bir insan yapmaya yetmez.
Bilimin en büyük gücü, yanılabileceğini kabul etmesidir. Bugün doğru kabul ettiği bir bilgiyi, yarın daha güçlü bir kanıt karşısında değiştirebilir. İşte onu ilerleten de budur. Cehalet ise bunun tam tersidir. Yanılabileceğini kabul etmez. Hakikati aramaz; elindekini muhafaza eder. Bu yüzden bilim ilerler, cehalet ise yerinde sayar.
Belki de toplumları geriye çeken şey, cahil insanların çokluğu değildir. Asıl tehlike, cehaletin farklı kimlikler altında saygınlık kazanmasıdır. Çünkü cehalet bazen bir cübbenin, bazen bir takım elbisenin, bazen akademik bir unvanın, bazen de modern bir hayat tarzının arkasına saklanabilir. Kılığı değişir; özü değişmez. Her zaman aynı cümleyi tekrar eder: "Ben değişmeyeceğim."
Belki de insanın ömrü boyunca vermesi gereken en büyük mücadele, başkalarının cehaletiyle değil, kendi zihninde sessizce büyüyen cehaletledir. Çünkü hiçbir insan, sorgulamayı bıraktığı gün kadar cahil değildir. Hiçbir toplum da değişmeyi reddettiği gün kadar geri kalmaz.
Cehalet, karanlık değildir. Karanlıkta insan ışığı arar. Cehalet ise ışığa artık ihtiyaç duymadığına inanmaktır.
Ahmet Haşim Güler
Dünyayı en çok cahiller değil, bildiğini mutlak doğru sanan insanlar değiştirmiştir. Çünkü cehalet, sanıldığı gibi bilgi eksikliği değildir; hakikatin artık aranmaması hâlidir. İnsan, bilmediği için değil, artık öğrenmeye ihtiyacı olmadığına inandığı için cehalete teslim olur.
Bu yüzden cahil, bilmeyen kişi değildir; bildiğine mutlak inanan ve onu sorgulamayı reddeden kişidir. Bilmemek aşılabilecek bir eksikliktir. Merak eden, soru soran ve öğrenmeye açık olan biri, bugün bilmediğini yarın öğrenebilir. Fakat bildiğini hakikatin kendisi sanan insan için öğrenmenin kapısı çoktan kapanmıştır. O artık gerçeği aramaz; yalnızca elindeki gerçeği korumaya çalışır. Yeni bilgilerle karşılaştığında onları anlamaya değil, etkisiz hâle getirmeye uğraşır. Çünkü amacı hakikate ulaşmak değil, haklı kalmaktır.
İşte cehaletin en belirgin özelliği de burada ortaya çıkar: Muhafaza etmek. Burada sözünü ettiğim muhafazakârlık, dinî ya da siyasî bir kimlik değildir. Asıl muhafazakârlık, insanın kendi doğrularını sorgulanamaz ilan etmesidir. İnançlarını, ideolojisini, yaşam tarzını, dünya görüşünü, alışkanlıklarını ya da önyargılarını aklın ve bilimin önüne koymasıdır. Çünkü insan yalnızca geleneklerini değil, modernliğini de muhafaza edebilir. Kendisini çağdaş, ilerici ya da özgürlükçü olarak tanımlayan biri de, fikirlerini eleştiriye kapattığı anda aynı zihinsel muhafazakârlığın içine düşer.
"Muhafazakâr" kelimesi, köken olarak "muhafaza eden" anlamına gelir. Aslında hepimiz bir şeyleri muhafaza ederiz. Kimimiz dinini, kimimiz milliyetçiliğini, kimimiz ideolojisini, kimimiz yaşam biçimini, kimimiz yıllardır doğruluğuna inandığı fikirleri... Sorun, bir değeri korumakta değildir. Sorun, onu hakikatin yerine koymakta ve eleştiriden muaf tutmaktadır.
Değerler elbette önemlidir. İnançlar, ilkeler ve kutsallar insanın hayatını anlamlandırır. Fakat hiçbir düşünce, hiçbir inanç, hiçbir ideoloji ve hiçbir yaşam tarzı aklın ve eleştirinin tamamen dışında kalamaz. Tartışılamayan her düşünce zamanla bilgi olmaktan çıkar, dogmaya dönüşür. Dogmalar düşünceyi korumaz; onu hareketsiz bırakır. Düşüncenin durduğu yerde ise cehalet sessizce kök salmaya başlar.
Cehalet, insanın zihnine ördüğü görünmez duvarlardır. O duvarların ardında insan kendini güvende hisseder; dışarıdaki her yeni fikir ise tehdit gibi görünmeye başlar. Bunun temelinde yalnızca inat yoktur; insan psikolojisi vardır. Zihin belirsizlikten hoşlanmaz. Kesin cevaplar, cevapsız sorulardan daha huzurludur. Şüphe ise rahatsız eder. Çünkü şüphe, yıllardır doğru bildiklerimizin yanlış olabileceğini kabul etmeyi gerektirir. Bu da yalnızca düşüncelerimizi değil, benliğimizi de sarsar.
Belki de cehaletin insana güven vermesinin nedeni budur. Cahil insanın kendinden bu kadar emin görünmesinin sebebi bilgisinin sağlamlığı değil, zihnini şüpheye kapatmış olmasıdır. O, hakikati bulduğu için değil, artık aramayı bıraktığı için rahattır. Cehalet insana sahte bir özgüven verir. Dünyayı çözdüğüne inanan biri için öğrenilecek yeni bir şey kalmamıştır.
Oysa bilgi tam tersini yapar. İnsan öğrendikçe daha çok emin olmaz; bilmediklerinin büyüklüğünü fark eder. Bu yüzden gerçek anlamda bilgili insanlar daha temkinli konuşur, daha fazla dinler ve daha çok soru sorarlar. Bilgelik, kesinlik üretmez; tevazu üretir. Cehalet ise en yüksek sesle konuşur. Çünkü kendinden şüphe etmeyen tek zihin, sorgulamayı çoktan terk etmiş olandır.
Peki insanlar neden cehalete tutunur? Çünkü hakikati aramak yorucudur. Düşünmek emek ister. Kendi fikirlerini yeniden gözden geçirmek cesaret ister. Yanıldığını kabul etmek ise insanın egosuna ağır gelir. Hazır cevaplar, karmaşık sorulardan daha caziptir. İnsan zihni çoğu zaman gerçeği değil, huzuru arar. Cehalet de ona tam olarak bunu vaat eder: Sorgulamadan yaşamanın konforunu.
Tarih boyunca yeni fikirlerin önündeki en büyük engel bilgisizlik olmadı. Yerleşmiş doğrulara itiraz eden her düşünce önce cehaletin duvarına çarptı. Çünkü cehalet, yeni bilgiyi yanlış olduğu için değil, eski düzeni bozduğu için reddeder. Hakikatin önüne çoğu zaman yalanlar değil, sorgulanamaz ilan edilmiş doğrular çıkar.
Bir insan ibadetini yaparak kendi dünyasını koruyabilir, bir başkası her akşam viskisini içerek yaşam tarzını savunabilir. Biri milliyetçiliğini, diğeri ideolojisini kimliğinin merkezine yerleştirebilir. Bunların hiçbiri tek başına cehaletin göstergesi değildir. Cehalet, bunlardan herhangi biri, "Artık beni sorgulayamazsın." dediği anda başlar. Çünkü değişmeyi reddeden her düşünce, hangi renge boyanmış olursa olsun, aynı zihinsel durağanlığın ürünüdür.
Toplumların ilerlemesini engelleyen de budur. Üniversiteler çoğalabilir, teknoloji gelişebilir, bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaşabilir. Fakat insanlar kendi doğrularını sorgulama cesaretini kaybettiğinde bütün bu ilerleme yalnızca teknik bir gelişmeden ibaret kalır. Diploma insanı meslek sahibi yapabilir; ama onu hakikate açık bir insan yapmaya yetmez.
Bilimin en büyük gücü, yanılabileceğini kabul etmesidir. Bugün doğru kabul ettiği bir bilgiyi, yarın daha güçlü bir kanıt karşısında değiştirebilir. İşte onu ilerleten de budur. Cehalet ise bunun tam tersidir. Yanılabileceğini kabul etmez. Hakikati aramaz; elindekini muhafaza eder. Bu yüzden bilim ilerler, cehalet ise yerinde sayar.
Belki de toplumları geriye çeken şey, cahil insanların çokluğu değildir. Asıl tehlike, cehaletin farklı kimlikler altında saygınlık kazanmasıdır. Çünkü cehalet bazen bir cübbenin, bazen bir takım elbisenin, bazen akademik bir unvanın, bazen de modern bir hayat tarzının arkasına saklanabilir. Kılığı değişir; özü değişmez. Her zaman aynı cümleyi tekrar eder: "Ben değişmeyeceğim."
Belki de insanın ömrü boyunca vermesi gereken en büyük mücadele, başkalarının cehaletiyle değil, kendi zihninde sessizce büyüyen cehaletledir. Çünkü hiçbir insan, sorgulamayı bıraktığı gün kadar cahil değildir. Hiçbir toplum da değişmeyi reddettiği gün kadar geri kalmaz.
Cehalet, karanlık değildir. Karanlıkta insan ışığı arar. Cehalet ise ışığa artık ihtiyaç duymadığına inanmaktır.
Okur Etkileşimi
Yorumlar
9Evet, cehalet yerinde saymaktır. Nefes aldığımız sürece öğrenmeye, denemeye, muhtaçtr insanoğlu yerinde saymamalı ışıklı yollarda yürümeli daima, karanlığn esiri olmamak için
Evet, cehalet yerinde saymaktır. Nefes aldığımız sürece öğrenmeye, denemeye, muhtaçtr insanoğlu yerinde saymamalı ışıklı yollarda yürümeli daima, karanlığn esiri olmamak için
Harika bir sunum olmuş...İyiki varsınız...Sayenizde yeni bilgiler öğrenmek çok güzel.Kaleminize sağlık......
Kaleminize sağlık ...Çok güzel bir sunum olmuş.
Benim çıkarımım şu olurdu: Cehaletin asıl
konforu, insanı sorumluluktan kurtarıyor gibi görünmesidir. Çünkü bilen kişi araştırmak, düşünmek ve bazen zor kararlar almak zorundadır; bilmeyen ya da bilmek istemeyen kişi ise bunun yükünü hissetmez. Fakat bu kısa vadeli rahatlık, uzun vadede hem bireye hem de topluma bedel ödetebilir.
Bu yüzden kitabın günümüze bıraktığı en güçlü mesajın şu olduğunu düşünüyorum:
Gerçek özgürlük, her söylenene inanmakta değil; sorgulayabilmekte ve öğrenmeye açık kalmaktır.emeğinize sağlık
Gerçekten düşündürücü ve derin anlamlar taşıyan bir yazı olmuş. Cehaletin sadece bilmemek değil, insanın kendi doğrularını sorgulamaktan vazgeçmesi olduğunu çok güçlü bir şekilde anlatmışsınız. Bilginin insanı tevazuya, sorgulamaya ve gelişime yönelttiğini, asıl tehlikenin ise öğrenmeye kapıları kapatmak olduğunu etkileyici bir dille ifade etmişsiniz. Okuduğumuzda kendi düşüncelerimizi gözden geçirmeye davet eden, üzerinde uzun süre düşünülmesi gereken değerli bir çalışma olmuş. Emeğinize ve kaleminize sağlık hocam👏🙏
Eğer "cahillik" kelimesini sadece bilgi eksikliği olarak değil, insan olmanın temel değerlerinden yoksun olmak anlamında kullanırsak, evet şöyle denebilir:
"En büyük cahillik; merhameti, vicdanı, adaleti ve saygıyı kaybetmektir."
Tek kelimeyle muhteşem kaleminize sağlık,yüreğinize sağlık, aklınıza sağlık
Bu metin bize asıl tehlikenin bilmemek değil, bilginin kibriyle öğrenmeye kapanmak olduğunu hatırlatıyor. İnsan ne zaman 'her şeyi biliyorum' derse, gerçeği aramayı bırakır ve sadece kendi doğrularını alkışlamaya başlar. Oysa zihni ve ruhu diri tutan şey, bildiklerinin arkasına saklanmak değil; merak etmek, sormak ve her gün yeniden öğrenmeye açık olmaktır.